9 Ekim 2014 Perşembe

Hadi Be İki Göz'üm

 Değiştin sen aslını beylere, madamlara
Aç artık sen koynunu yasak, günah adamlara

Salın da git boyunu   b/Beyoğlu  görsün
Baksan da sevgiyi göremeyecek kadar körsün

Seni “insan” yapmaz entel masalarına meze olmak
Bir adamdan boşalıp,  öteki adama dolmak

Sana mı kaldı bu halka  zulmü bitirmek
Tek yaptığın kendini daha çok yitirmek

Üç beş zengin veledine ABC’yi öğret
Onurmuş, haysiyetmiş; ne olacak siktir et

Nasibini almamışsın azıcık ardan, namustan
Anca bön bön bakarsın, yüzdüğün pis fanustan

Hadi şimdi utan da eğ başını önüne
Allah ıslahat versin şu kahpelik yönüne...


18 Eylül 2014 Perşembe

ses üstü hızda düşünmeceler

Aynaya bakınca sağın sol solun sağ görünür.Sen için de, aynadaki sen için de her şey farklı. Hangisi gerçek bilemezsin.

8 Eylül 2014 Pazartesi

Soma'ya...

Söyleyecek çok şey var kardeşim,
Neresinden başlasam da anlatsam.
Gündüzü olmayan adamları bilir misin
Sabah namazında geceye başlayanları
Güneşini alnında taşıyanları?
Orak-çekici duymuşsundur da
çekiç sallamak nedir bilir misin?


Şimdi çekiç sesleri yok derinlerde
Sessizlik kapladı her yeri
Kara gözlü kara yüzlü insanlar kara bahtlı oldular
dilim varmıyor kardeşim
öldüler diyemem, sen söyler misin?


"1862'de İngiltere'de,
1906'da Fransa'da..."
Sus, konuşma
Rakam değilim ben
Rakam değiliz biz
Rakam değil onlar
Rakam sizsiniz
550'siniz
Bilmem kaç "sadece" bakanlı kabinesiniz
Hepiniz sütten çıktınız
Madenlere giremezsiniz.
Bırakmaz zaten sizi çekiç kazma tutan eller
Yerin üstünü yediniz
Altını da kirletemezsiniz.


Çıkarma kardeşim çizmelerini
Ayakların kirlenmesin...


Daldım lafa unuttum seni kardeşim
Sahi
Yerin yedi kat dibinden
Ekmek çıkarsam
Yer misin?

2 Eylül 2014 Salı

Fasılartesi

Ayvalık'ta bir yazlık sinema,
En ön koltukta sen ve ben,
Ayvalık bu mevsimde sıcaktır ama,
Bir serin düş sabahındayız sen ve ben.

Perdede izleri var bir eski şarkının,
İlk notasını tekrarlıyoruz sen ve ben ,
Girince eşiğinden bu eşsiz kapının,
Gül yaprakları topluyoruz sen ve ben.

Üsküdar Beşiktaş vapuru aheste,
Bir İstanbul yağmurunda ıslanıyoruz sen ve ben,
Martıların dilinde Bizans' tan kalma bir beste,
Her çığlıkta kendimizi buluyoruz sen ve ben.

Saat kulesi, güvercinler ve Körfez;
Birbirine dolanmış ellerimizle sen ve ben,
Bir çocuktur yazgımız kimse bilmez,
Güzden yaza dönmüşüz sen ve ben.

Uzaktadır vuslat elbet bilirim,
Hasreti anlatamam sana ben;
Sağım solum, derdim, dermanım, sevgilim;
Mutluluğa hapsolmuşuz sen ve ben...

7 Kasım 2013 Perşembe

Bir Fincan Kahvenin Kırk Yıllık Acısı Vardır...

Kırk yıllık acısı kalacak bende biliyorum
Senle içilen bir fincan kahvenin
Buca sinemalarında sergilenen, düğümlenen
İzlenen, Sadri Alışık filmlerinin.
Sana gelirken yolumu kesen
Utanarak başımı öne eğdiğim
Arkamdan anlamsızca gülen kahpenin
Acısı kalacak biliyorum….

Kırk yıllık acısı kalacak bende biliyorum
Üzerine konuştuğumuz Dostoyevski’nin
Nazım Hikmet şiirlerinin
Doğum günü hediyelerinin
Şarkıların
Mehtabın
Acısı kalacak biliyorum…

Kırk yıllık acısı kalacak biliyorum
Sensiz yaşanan yirmi yılın
Her ruhuma dalışında
Her şeyi bırakıp gözlenen yolların
Uzaklığından değil buğusundan bakamadığım camların
Acısı kalacak biliyorum…

Yok, hayır, kırk yıllık acı değil korktuğum
Kırk yıllık ömrüm olacak mı onu da bilmiyorum
Düşünde düşmekten
Gözünde sönmekten
Ve her günü seni anlattığım
Beraber solduğum
Başucumdaki çiçek için korkuyorum …

Beni dinlemezsin ya
Çiçeğin de mi  yok hatrı
“Üç-beş” ağaç için
Beraber çarpışmadık mı?

2 Mayıs 2013 Perşembe

Sarsılıyorum...


Sarsılıyorum…

Kar
Ilık
Düşüyor
Pencereme
Yanmak da
Var
Gözlerinde
Ben
Üşüyorum
Sarsılıyorum…

Tarifini
İstemiyorum
Acının
Biliyorum
Kendimi
Sancının
Terkisine
Bırakıyorum
Gitmesine
Ne
Desem
Az
Unutulmaz
Bakışları
Hatırlıyorum
Sarsılıyorum…

Yürüsem
Gider miydi
Bilmiyorum
Yürüsem
Gidebilir miydim
Bilmiyorum
Bir
Yanı başımda
İki
Biraz uzağımda
Üç
Gözlerim arkamda
Dört
Dikkat!
Kırmızı
Gidemiyorum
Sarsılıyorum…

Kavşak
Kalabalık
Tanıdık
Dünyanın
Etrafında
Dönüyorum
Sarsılıyorum
Bir
Gözlerim ufukta
İki
Biraz uzağımda
Üç
İşte
Duvarların arkasında
Dört
Durmalıyım
Duramıyorum
Sarsılıyorum…

Hep
Büyüktü
Yüksekti
Zihnimde
Son
Kez
Yükseliyor
Gözlerimde
Ben
Sadece
Bakıyorum
Sarsılıyorum…

Bir, iki, üç, dört, beş

Hangi acıyı seçeceğimi düşünüyorum
Hangi acıyı seçeceğimi
Hangi acıyı
Hangi…

Sarsılıyorum…

19 Ocak 2013 Cumartesi

Yal(ı)nızlık

Aciz bir acıma duygusu bırakır
Bu kör gözlerim baktığı her tende
Unutma
Binlerce kişiyle beraber ölsen de
Bir mezar
Yalnız tek bir "yalnız" alır...

15 Ocak 2013 Salı

NÂZIM'A NÂZİRE



"Orhan Tahsin dalkavukluğa devam ediyor hâlâ. 
İki yüzlülükle arkadaşlık sürdürülmez, dedi Orhan.
 
Orhan Tahsin dalkavukluğa devam ediyor hâlâ."
 
Bir blog sayfasında çıktı bunlar, dört bend üstüne, bembeyaz haykıran puntolarla,
 
bir blog sayfasında, fotoğrafı yanında arkadaşın, kafası dumanlı
 
Küçücük fotoğrafta gülüyor, ağzı kulaklarında, kafası dumanlı
 
korkmanın, korkaklığın daniskası, evet daniskası.
 
" İki yüzlülükle arkadaşlık sürdürülmez, dedi Orhan.
Orhan Tahsin dalkavukluğa devam ediyor hâlâ "

Evet, ben dalkavuğum,siz dostsanız, arkadaşlıktan anlıyorsanız, ben dalkavuğum, ben yancıyım. 

Dostluk,  yaptıklarınızsa; 
Aklınızla ve kalbinizle taptıklarınızsa dostluk,
 
Dostluk, yüksek rakımlarda kıvranmaksa yalnızlıktan,
 
Dostluk, soğukta it gibi titremek ve sırtından vurulmaksa yazın,
 
Yapmadıklarımla itham edilmekse dostluk,
 
Dostluk uydurduklarysa ağanızın,
  
Her şeyi konuşup arkamdan, yüzüme gülmekse korkunuzdan
 
                            Benimki dalkavukluk.
 
Yazın dört bend üstüne bembeyaz haykıran puntolarla :
 
Orhan Tahsin dalkavukluğa devam ediyor hâlâ.
 

14 Ocak 2013 Pazartesi

Terk-i Diyâr


Her ayrılığa ayrı isim verilir bu coğrafyada
Trenle gidişler ritmiktir
Bir senfonisi vardır kulaklarda
Ve her ritim gibi
Bir sondan bir başka sona doğru
Tekrarlanmaktır tüm yapabildiği…

Otobüsle gidişler aritmetiktir
43 numaralı perondan mesela
Gidemezsiniz 44’e doğru
Terk edemezsiniz
Hiç kimseyi
İleriye doğru
Her şey matematiğe uygundur
Her şeyin başladığı  yerden
Geriye saymaktır
Geride bırakmaktır…

Uçakla gidişler
Gitmeler arasında en acizidir
Bir kere komiktir
Aslında gitmek bile değildir,
Gerinizde bıraktığınızla aynı şehirde bile olmak istemezken
Beraber altında durduğunuz
Gökkubbeye doğru yükselmektir,
“Buradan seni daha iyi görürüm” der gibi…


Terk edilişlerin en acısı
En gerçeği
Gidenin sırtına bakakalmaktır,
Yürür gider ve sen olduğun yerde kalakalırsın
Treninin
Otobüsünün
Uçağının
Rötar yapma ihtimali yoktur,
Uzaklaşırken her adımında yarınından
Yüzünü sana döndürecek söz yoktur….

Her ayrılığa ayrı isim verilir bu coğrafyada
Bir çoğu gitmektir de
Gidenin arkasından bakmak…
İşte o terk edilmektir….

29 Ekim 2012 Pazartesi

Kalp Sesi


Tanrım, bu sesi seviyorum...

Zamanımızın çoğu bir şeyleri sevmek, sonra daha az sevmek, sonra sevmemek ve sonra nefret etmekle geçiyor. Bu kadar uğraştıktan sonra sonucun hep aynı olması ne acı... Ne kadar tahammülsüz ve işgalci ilişkiler kuruyoruz, keşfedilecek hiçbir şey kalmayıncaya kadar bitiriyoruz birbirimizi. Oysa mutluluk aracının yakıta ihtiyacı yoktur. Birilerini bir şeyleri yakmak, harcamak gerekmiyor bu yolda ilerlemek için. Tek yapmamız gereken kapıyı aralamak ve birazcık teslimiyet. Bir gün bir yerde birine sarılıp, kalbinin sesini duyarsanız, iyi dinleyin... Mutlu olmanın ritmi işte budur...


Tanrım, bu sesi seviyorum...

15 Eylül 2012 Cumartesi

Sınırlarda / Sınırlarla Yaşamak


Pencereden baktığında görmeyi umduğun manzarayı çiz…

Kaç gündür yok başka düşünce aklımın koridorlarında. Ağaçların bile yetişirken iki kere düşündüğü bi coğrafyaya öğrenci yetiştirmek için kalktım geldim binlerce kilometre. Daha kaymakamlığın kapısından girerken çantalarımın, üzerimin didik didik aranmasıyla başladı hikayem.

                Daha birkaç gün önce  gitmenin kalmaktan daha kolay olduğu üzerine kurduğum cümlelerin hepsi anlamını yitirdi birden. Birilerini, bir şeyleri bir yerlerde bırakmak çok koydu bu sefer . Kafanın içindeki onca soruya rağmen önüne değil  de geriye baktığın zamanların da mı yaşanması gerekiyormuş? Belki de…  Fakat hayattan almam gereken derslerin hepsini genç yaşta mı almalıyım; bu kadar çok gidişi,  bu kadar çok özlemi, bu kadar çok eziyeti  erkenden yaşayıp erkenden mi olgunlaşmalıyım, hemen mi büyümeliyim?

Hayat kızgın boğa, ben kırmızı pelerin…

                Yine başa döndü bu dünya… On dokuz senedir okullardan uzak kalmadım. Okullardan uzak kalmamak için hep bir şeylerden uzak kaldım. Seçimlerime küfretmiyorum ama  bahtımın neden bu kadar  karşımda olduğuna da şaşarak bakıyorum. Özenmek ve özlemek his dünyamın  en özlü, en köklü kahramanları oldu yıllardır. Hayatımın seyrini değiştirecek hamleler, satranç tahtamın atmış dört karesine girmiyor bir türlü, sınırlarla yaşıyorum…

                Belli bir saatten sonra sokağa çıkmanın tehlikeli olduğu bir yerde yapabileceğiniz çok da bir şey yok.  Sürekli dört duvar arasında kalmanın lehinize olduğu düşüncesi  burada bir müddet yaşamış herkesin zihnine yerleşmiş durumda. Dışarıda kalabileceğiniz zamanlar sınırlı, dışarıda kalabileceğiniz yerler sınırlı… Sınırlarla yaşamaya mecbur kalmış birisi için biçilmiş kaftan…

                İran sınırına otuz kilometre kadar uzağım, biraz da sınırlarda sınırlarla yaşayalım, hayırlısı…

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Yok(muy)uz...?


Delice bir hasret bu
Ucu bucağı, soğuğu sıcağı, koynu kucağı olmayan

Özledim ile başlasam  bu şiire
Ağladımla bitirecek beni yanılgım
Öyle densiz ki kelimeler
Bir dizeyle bir beyit arasında
 Parmak uçlarımı yakar yangınım
Ve ben
Aşkı aşk diye seven adam
Yani ben
Çıkıp gözlerinin terasına
Bir sigara daha yakarım
Buğulansın diye ela gözlerin
Hani
Ağlatmayı bilen
Ağlamayı bilmeyen…

Delice bir serzeniş bu
Önünü yönünü, gününü dününü sormayan
Delice bir bekleyiş
Geleni gideni, arayanı soranı bulunmayan


Silinirse avuçlarından gözlerimin izi
Bir martının kanadından boğaza savur bizi
Üsküdar’da sabah olsun
Kız Kulesi saklayamazsa bu gizi


İki buçuk, otuz ve dokuz yüz
Takviminin arkasına bak
Yokuz biz

Yokuz…

Yokuz…

Yok muyuz?

12 Nisan 2012 Perşembe

özlem...

Neyi, ne zaman özlediğimi, özlemem gerektiğini bile bilemiyorum.Bir bakıyorum zaman tek bir kişi yada mekan için akıyor, sonra zaman ile birlikte o insan ve o mekan da akıyor. Sonra yine özlemeye başlıyorum ki canım sıkılıyor. "Yazdığım şiirler de canımı sıkıyor artık." Ne kadar sıkılgan bi adam oldum; uykusuz, aksi, nalet...Yoğunum, yorgunum, artık hiçbirşeyi özlemek istemiyorum. Demişti ki şair: "ve bu hasret öyle uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladık..."

14 Mart 2012 Çarşamba

Üstad'a saygılarımla...


"İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nazırın, ne katibin şakşağı.
Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı,
güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.
Ve belki, ne yazık,
hatta en güzel yalan
beni kandıramıyor artık.
Artık söz sarhoş edemiyor beni,
ne başkasının ki, nede kendiminki."

Sözlerimden ne şarap akıyor gönlüne ne de şerbet
Sarhoş edemez zaten zamanı, kandıramaz
Zaten budur aşka davet
İnanacaksan gözlerime inan
Onlara da bakabilir misin gözlerin kamaşmadan…

Kanaat etmek...

Yaktığım sigaranın külüne bulandı düşlerim
Hepsi mat, hepsi gri
Yıllar geçti sanki
Eski yara açıldı yeniden
Ben geçemedim senden
Geçsem de kendimden
Aşkın fırtınalar ülkesinde kuzey yeli
Yanağımı okşayıp esti geçti
Dur diyemedim 
Oysa o kadar basitti
Olsun,
Arkandan bakıp kalmak da güzeldi…

Bizim Payımıza Düşen...

Bir ışık daha geçti ömrümden göz kırparak
Bir filmin son karesini sunuyor saki karatarak
Savruluyor sancılar kadehimi yırtarak
Sadece adımı sayıklayarak
Git…

Hayatımın odağındaki yerini kaybettiğini san ki,
Her gidişini kalbime attığın çiziklerden say ki,
Yaktığım her sigaranın ucunda sen de yan ki,
Masal burada bitsin sızlayarak…

Gözyaşlarım
Sana bu ayrılıktan bıraktığım öyle bir pay ki
Beddualarım bana dönecek onlara çarparak…

AŞK...

      Aşk denilen şeyin en güzel yanının vuslata ermek değil, firkat denizinde yüreğinin kaptanlığı ile devr-i alem-i hilkat olduğunu söylüyor usta şairler... Onlar mı çok kuvvetli yüreklere sahiptiler yoksa sorun bizde mi bilemiyorum. Sorun şurada gün gibi aşikar: Yürekler değişmediğine göre ya aşklar yada aşka bakışlar değişti. O zaman aradaki farkı en aza indiren kişi(seven), sevilenin yolunda daha çok acı çekerek pişiyor, aslında feleğin çarkından geçiyor...


Yedi cihan ötede bile insanoğlunun ortak paydası:
Aşk...
İlk insandan şu saniye içinde doğan son insana kadar her yüreğin
bir başka yüreğe eziyeti veya faydası:
Aşk...
Dingin bir denizde dalga dalga savrulan
Buz gibi bir çölde göç eden bir muhacir hesabı kavrulan:
Aşk...
Dur durak bilmez bir karmaşanın ortasında dur durak bilmez
 bir durak:
Aşk...
Karanlığın en koyusunda aydınlığa en yakın şafak:
Aşk...
Üzerine çok şey söylenen, şiirleşen, öyküleşen, efsaneleşen
Her gün sırrından bir parça daha veren
Her gün zırhından yeni bir kurşun geçen:
Aşk..

13 Mart 2012 Salı

dost akşamından....

Arayana dert de çok tasa da
İçene mey de çok masa da
Gönül farkında olmasa da
Arayana bela da çok Mevla da

Yanana kömür de çok odun da
Gidene değeri yok kalanın da yolun da
Sağında yarin yemediğin solunda
Bu dünya sana da çok bana da

Aşk döngüsünde başlangıç da çok son da
Aşk süngüsünde kir de çok kan da
Teslim et önce kendini
Kendini de bulursun beyazla kara arasındaki farkı da

Yar giderse teselli de boş umut da
Onsuz karanlık da loş ışık da
Dostlar firak kurşununa çelik yelek olsa da
Aşığa karşı top da çok tank da

Aşktan yanan ateş de aynıdır buz da
Görmesini bilene dün de aynadır yarın da
Aşk virüsü girince savaş alanına
Hücrenin de ölümü yakındır zarın da

12 Mart 2012 Pazartesi

KÖRDÜĞÜM...

Eğer anlatabilseydim gördüğümü
İnan ki çözerdim aramızdaki kördüğümü...

5 Mart 2012 Pazartesi

gonca...

Mecnun'dan miras bana bu çöller, ayrılık ve zaman
Bin asırlık kasveti var bende bu hasretin
Çoğalmalı artık düşlerimde gonca güller ve o an
Realist ölür, romantik doğar ve sensizliği öldürürüm
Biliyorsun
Seni düşünürüm...

18 Şubat 2012 Cumartesi

tuhaf-iye

Yeşil bir öpücük koy avucuma
Avurtlarım çöksün
Bırak yansın
Kanasın günlerim
Çoğalsın ömrümde ölümlerim
Bu gece bir tek sen varsın

Son nefesini vermeye hazırlanırken bir çağ
Bize kalan yasını tutmakken
Bir tomurcuk filizlenir şaşırırsın
Köklerinden bileklerine kadar
Bir çocuk gülümsemesi gizlenir, şaşırırsın…

İstasyon kalabalığı dağılır yavaş yavaş
Sen yarına giden son treni de kaçırırsın
Bize kalan bu gecede kalmakken
Mistik bir uçan halı seni düne götürür, şaşırırsın…

Dört yapraklı goncaya öykünürsün ara ara
Dört bucağı diken sarmaşıklar tarafından daha çok sarılırsın
Bize kalan kanamakken
Beyaz bir ten kanatları altına alır seni, şaşırırsın…

Sevinmeye başlar ellerin
Isınır giderek kış
Kat kat aynı ten tarafından daha çok sarılırsın
Daha çok daha çok…
O tenin içinde kımıldayamaz olur
Sıkışıp kalırsın
Dikene öykünürsün
Yine şaşırırsın…

ismin bulunma hali...


Bu gün yok mesai... Vücudumu dinlendirip kafamı yorduğum günlerden yine. Bin bir tilki gezerken aklımda misafir ediyor bin bir ayrı tilki onları. Ay şubat, mevsim bahar... Çıkmak zor geliyor yataktan, öyle sıcak öyle yapışkan. Orhan Veli geliyor aklıma: "Beni bu güzel havalar mahvetti, böyle havalarda ayrıldım evkaftaki memuriyetimden". Anlamsız bir gülümseme sallıyorum pencerenin bir köşesinden sızabilip o kadar yer varken tam gözüme vuran gün ışığına. Bir sigara yakıp çıkıyorum kapı önüne, duvar kenarına çöküp izliyorum mahalleliyi. Üc beş mahalleli kadın güzel havayı fırsat bilip atmış kendini sokağa. Beni görünce çağırdılar hemen, gittim. Şuradan buradan konuşuldu, dedikodu da yapıldı ki eğlenceliydi. Sonra birisi benim doğumumdan söz açtı. "O yıllarda araba yok ki, evde yaptırdı ebe doğumunu. Doğum bitip de seni annenin kucağına verdiklerinde radyoda Orhan Gencebay çalıyordu, ebe adi Orhan olsun dediydi." Ben çok sevdim bu hikayeyi, ismi ile müsemma, başlığı ile müsemma..

ba-kış...

Kavak yelleri değil bu başımda esen
Savaş çanları çınlıyor kulaklarımda
Sevgili mi şu karşımda ölen
Azrail mi iki kaşımın arasında?

Bu bahar başka bahar
Bahar değil kış
Bu bakış başka bakış
Bakış değil yakış

Firar ediyor gözlerinden ince bir ses
Misafir gibi ciğerlerimde aldığım her nefes

Ne kılıç ne hançer gerek bu canı almaya
Bir bakışın yeter kainatı durdurmaya…

kalansız yaşamak...

Kalansız bölünemedim hiçbir kez
Hep bir yanım sende kaldı
Ruhum yitik bir rüzgarda savrulurken
Diğer yarımı da gözyaşlarım yağmura saldı
Susarak sevmenin yangını
Severek susmanın sularına daldı.
Tenime değen gözlerin
Darağacındaki sözlerime engel
Dön gel diyemem sana
Günler sensizliğe atılan çengel.
Bu gece sesinin aksindeki  ölüşümün
Gözlerinin bebeğindeki gülüşümün intiharıydı
Şimdi sorma bende ne kaldı
Kalansız yaşamak bana Mecnun’dan miras kaldı…


yorumsuz...

Gün ortasında dalınca anılara
Tutunacak bir şey bulamıyorum
Tenime en yakışan dal kırılınca
Susuyorum
Susuyorum
Hasret dolduruyorum kadehe
İçiyorum kana kana
Boşalıyor kadeh
Aslında boş iken dolu duruyorum
Duru, yorgun bir şafağa yürüyorum
Günün ilk ışığı vurunca alnıma düşünüyorum da
Aslında diyorum
Yorum yok…