12 Nisan 2012 Perşembe

özlem...

Neyi, ne zaman özlediğimi, özlemem gerektiğini bile bilemiyorum.Bir bakıyorum zaman tek bir kişi yada mekan için akıyor, sonra zaman ile birlikte o insan ve o mekan da akıyor. Sonra yine özlemeye başlıyorum ki canım sıkılıyor. "Yazdığım şiirler de canımı sıkıyor artık." Ne kadar sıkılgan bi adam oldum; uykusuz, aksi, nalet...Yoğunum, yorgunum, artık hiçbirşeyi özlemek istemiyorum. Demişti ki şair: "ve bu hasret öyle uzun sürdü ki, adam gibi hasretleri özlemeye başladık..."

14 Mart 2012 Çarşamba

Üstad'a saygılarımla...


"İyice yaklaştı bana büyük karanlık.
Artık ne kibri nazırın, ne katibin şakşağı.
Tas tas ışık döküyorum başımdan aşağı,
güneşe bakabiliyorum gözüm kamaşmadan.
Ve belki, ne yazık,
hatta en güzel yalan
beni kandıramıyor artık.
Artık söz sarhoş edemiyor beni,
ne başkasının ki, nede kendiminki."

Sözlerimden ne şarap akıyor gönlüne ne de şerbet
Sarhoş edemez zaten zamanı, kandıramaz
Zaten budur aşka davet
İnanacaksan gözlerime inan
Onlara da bakabilir misin gözlerin kamaşmadan…

Kanaat etmek...

Yaktığım sigaranın külüne bulandı düşlerim
Hepsi mat, hepsi gri
Yıllar geçti sanki
Eski yara açıldı yeniden
Ben geçemedim senden
Geçsem de kendimden
Aşkın fırtınalar ülkesinde kuzey yeli
Yanağımı okşayıp esti geçti
Dur diyemedim 
Oysa o kadar basitti
Olsun,
Arkandan bakıp kalmak da güzeldi…

Bizim Payımıza Düşen...

Bir ışık daha geçti ömrümden göz kırparak
Bir filmin son karesini sunuyor saki karatarak
Savruluyor sancılar kadehimi yırtarak
Sadece adımı sayıklayarak
Git…

Hayatımın odağındaki yerini kaybettiğini san ki,
Her gidişini kalbime attığın çiziklerden say ki,
Yaktığım her sigaranın ucunda sen de yan ki,
Masal burada bitsin sızlayarak…

Gözyaşlarım
Sana bu ayrılıktan bıraktığım öyle bir pay ki
Beddualarım bana dönecek onlara çarparak…

AŞK...

      Aşk denilen şeyin en güzel yanının vuslata ermek değil, firkat denizinde yüreğinin kaptanlığı ile devr-i alem-i hilkat olduğunu söylüyor usta şairler... Onlar mı çok kuvvetli yüreklere sahiptiler yoksa sorun bizde mi bilemiyorum. Sorun şurada gün gibi aşikar: Yürekler değişmediğine göre ya aşklar yada aşka bakışlar değişti. O zaman aradaki farkı en aza indiren kişi(seven), sevilenin yolunda daha çok acı çekerek pişiyor, aslında feleğin çarkından geçiyor...


Yedi cihan ötede bile insanoğlunun ortak paydası:
Aşk...
İlk insandan şu saniye içinde doğan son insana kadar her yüreğin
bir başka yüreğe eziyeti veya faydası:
Aşk...
Dingin bir denizde dalga dalga savrulan
Buz gibi bir çölde göç eden bir muhacir hesabı kavrulan:
Aşk...
Dur durak bilmez bir karmaşanın ortasında dur durak bilmez
 bir durak:
Aşk...
Karanlığın en koyusunda aydınlığa en yakın şafak:
Aşk...
Üzerine çok şey söylenen, şiirleşen, öyküleşen, efsaneleşen
Her gün sırrından bir parça daha veren
Her gün zırhından yeni bir kurşun geçen:
Aşk..

13 Mart 2012 Salı

dost akşamından....

Arayana dert de çok tasa da
İçene mey de çok masa da
Gönül farkında olmasa da
Arayana bela da çok Mevla da

Yanana kömür de çok odun da
Gidene değeri yok kalanın da yolun da
Sağında yarin yemediğin solunda
Bu dünya sana da çok bana da

Aşk döngüsünde başlangıç da çok son da
Aşk süngüsünde kir de çok kan da
Teslim et önce kendini
Kendini de bulursun beyazla kara arasındaki farkı da

Yar giderse teselli de boş umut da
Onsuz karanlık da loş ışık da
Dostlar firak kurşununa çelik yelek olsa da
Aşığa karşı top da çok tank da

Aşktan yanan ateş de aynıdır buz da
Görmesini bilene dün de aynadır yarın da
Aşk virüsü girince savaş alanına
Hücrenin de ölümü yakındır zarın da

12 Mart 2012 Pazartesi

KÖRDÜĞÜM...

Eğer anlatabilseydim gördüğümü
İnan ki çözerdim aramızdaki kördüğümü...

5 Mart 2012 Pazartesi

gonca...

Mecnun'dan miras bana bu çöller, ayrılık ve zaman
Bin asırlık kasveti var bende bu hasretin
Çoğalmalı artık düşlerimde gonca güller ve o an
Realist ölür, romantik doğar ve sensizliği öldürürüm
Biliyorsun
Seni düşünürüm...

18 Şubat 2012 Cumartesi

tuhaf-iye

Yeşil bir öpücük koy avucuma
Avurtlarım çöksün
Bırak yansın
Kanasın günlerim
Çoğalsın ömrümde ölümlerim
Bu gece bir tek sen varsın

Son nefesini vermeye hazırlanırken bir çağ
Bize kalan yasını tutmakken
Bir tomurcuk filizlenir şaşırırsın
Köklerinden bileklerine kadar
Bir çocuk gülümsemesi gizlenir, şaşırırsın…

İstasyon kalabalığı dağılır yavaş yavaş
Sen yarına giden son treni de kaçırırsın
Bize kalan bu gecede kalmakken
Mistik bir uçan halı seni düne götürür, şaşırırsın…

Dört yapraklı goncaya öykünürsün ara ara
Dört bucağı diken sarmaşıklar tarafından daha çok sarılırsın
Bize kalan kanamakken
Beyaz bir ten kanatları altına alır seni, şaşırırsın…

Sevinmeye başlar ellerin
Isınır giderek kış
Kat kat aynı ten tarafından daha çok sarılırsın
Daha çok daha çok…
O tenin içinde kımıldayamaz olur
Sıkışıp kalırsın
Dikene öykünürsün
Yine şaşırırsın…

ismin bulunma hali...


Bu gün yok mesai... Vücudumu dinlendirip kafamı yorduğum günlerden yine. Bin bir tilki gezerken aklımda misafir ediyor bin bir ayrı tilki onları. Ay şubat, mevsim bahar... Çıkmak zor geliyor yataktan, öyle sıcak öyle yapışkan. Orhan Veli geliyor aklıma: "Beni bu güzel havalar mahvetti, böyle havalarda ayrıldım evkaftaki memuriyetimden". Anlamsız bir gülümseme sallıyorum pencerenin bir köşesinden sızabilip o kadar yer varken tam gözüme vuran gün ışığına. Bir sigara yakıp çıkıyorum kapı önüne, duvar kenarına çöküp izliyorum mahalleliyi. Üc beş mahalleli kadın güzel havayı fırsat bilip atmış kendini sokağa. Beni görünce çağırdılar hemen, gittim. Şuradan buradan konuşuldu, dedikodu da yapıldı ki eğlenceliydi. Sonra birisi benim doğumumdan söz açtı. "O yıllarda araba yok ki, evde yaptırdı ebe doğumunu. Doğum bitip de seni annenin kucağına verdiklerinde radyoda Orhan Gencebay çalıyordu, ebe adi Orhan olsun dediydi." Ben çok sevdim bu hikayeyi, ismi ile müsemma, başlığı ile müsemma..

ba-kış...

Kavak yelleri değil bu başımda esen
Savaş çanları çınlıyor kulaklarımda
Sevgili mi şu karşımda ölen
Azrail mi iki kaşımın arasında?

Bu bahar başka bahar
Bahar değil kış
Bu bakış başka bakış
Bakış değil yakış

Firar ediyor gözlerinden ince bir ses
Misafir gibi ciğerlerimde aldığım her nefes

Ne kılıç ne hançer gerek bu canı almaya
Bir bakışın yeter kainatı durdurmaya…

kalansız yaşamak...

Kalansız bölünemedim hiçbir kez
Hep bir yanım sende kaldı
Ruhum yitik bir rüzgarda savrulurken
Diğer yarımı da gözyaşlarım yağmura saldı
Susarak sevmenin yangını
Severek susmanın sularına daldı.
Tenime değen gözlerin
Darağacındaki sözlerime engel
Dön gel diyemem sana
Günler sensizliğe atılan çengel.
Bu gece sesinin aksindeki  ölüşümün
Gözlerinin bebeğindeki gülüşümün intiharıydı
Şimdi sorma bende ne kaldı
Kalansız yaşamak bana Mecnun’dan miras kaldı…


yorumsuz...

Gün ortasında dalınca anılara
Tutunacak bir şey bulamıyorum
Tenime en yakışan dal kırılınca
Susuyorum
Susuyorum
Hasret dolduruyorum kadehe
İçiyorum kana kana
Boşalıyor kadeh
Aslında boş iken dolu duruyorum
Duru, yorgun bir şafağa yürüyorum
Günün ilk ışığı vurunca alnıma düşünüyorum da
Aslında diyorum
Yorum yok…

kaza...

Seskaza deyiverdik sevdiğimizi…

17 Şubat 2012 Cuma

yaratılış...

Bir zaman, zamanın en başında durup da var olacak olanları seyretseydim en çok kendimi yaratmazdım, özünün gürlüğüne köstek olmayı hiç istemem... Benim bittiğim yerde başlıyorsa eğer senin iden, tarife gerek yok; bir zihnimi alırım, bir ben olurum giden...

13 Şubat 2012 Pazartesi

istirham ederim...

Dünyanın döndüğüne inanamıyor insan
Her şey sabit sanki etrafımda
Yalnızlık sabit
Soğuk sabit
Hüzün sabit duygu fotoğrafımda...

Suların topraktan çok yer kapladığına inanmak zor
Öyle kurak ki masalım
Tedavülden kalkmış sanki liralarım
Geceyi böyle kor
Mesafeyi böyle uzak
Zamanı böyle tuzak yaşamaktan mıdır nedir
Epeydir gereğinden fazla uysalım...

Beyaza boyanalı
Beyaza doyalı oldu epey
Şaşırtmıyor renkten ziyade zevklere uzanmam
Misafir ağırlayan ev sahibi gibi sızlanmam
"Madem ki diyor durumumuz budur usta
O zaman bunu kaydedelim"
Büyük boy çerez açalım da 
Kendimizi seyredelim...

şart kipinin rivayeti...

Meselenin özü
Bir gözü böyle kutsallaştıran kalbi anlamak
Bakmak tamam da
Bakılanda geçmişi ve geleceği okumak neden
Beden ve ruhtan azade
Zyadesiyle meğrur bir müneccim ifadesiyle
Sesine, nefesine...

Desem ki aşık oldum
Korkmasam
Bana öyle bakmasa
Zamanı boynuma yük diye asmasa
Her gördüğümde içimi bir isyandır basmasa...
Hey bre tahsin oğlu
Ne çok istedin
Amcamın bıyığı olmasa
Halam olurdu...

6 Ocak 2012 Cuma

Pervane Böceği Mumun Işığına Aşıktır…



                Akşamın en serin vaktinde düşer yollara ayrılık haberi. Serseri bir mayın gibi patlar dudaklarda. İnanılması  güçtür ve çoğu zaman inadına umulmadık anlarda boş bir otobüs durağı yalnızlığına koyuverir adamı.  Söz biter, ses biter; kadehte içki biter, ciğerde  duman biter… Gök durmaz haykırır, gürler de, ne demeye! Zaman dolmuş, bahçedeki kırmızı gül solmuştur. Kendini atacak sokağının bile olmaması gibi, boğazına düğümlenen o nefesi atamamak gibidir, son.  Her ölüm erkendir de, her ayrılık da mı öyle?
                Odunlar da öylesine ıslak ki tutuşmuyor melet… Oda soğuk, dışarısı soğuk; su ıslak, gözler ıslak… İki kişilik yaşamayı seviyordu ya; oda iki kişilik soğuk, dışarısı iki kişilik soğuk, su iki kişilik ıslak, gözler de…
Çatısı durmadan ve her seferinde farklı yerlerinden akan evinde adam, bahtından durmadan ve her seferinde farklı biçimlerde kazık yiyen adam, adam da ne adam…
Hep bir çocuk hayal ederdi, saçları kıvırcık, teni beyaz… Büyümesine tanıklık edecek kadar uzun yaşamayı da. Ona Nazım’dan şiirler okuyacak; “bak evladım” deyip öğütler dizmeden, doğruyu görmesine yardımcı olacaktı. İlk kelimesi ”baba” olsun isterdi, biraz da annesine caka atacaktı. Birlikte bisiklete bineceklerdi, yarışacaklar ve hep onun kazanmasına izin verecekti. İlk sevgilisini heyecanla anlatışını dinleyecekti, mezuniyetinde gözyaşı dökecekti. Mutluluğuna ortak, üzüntüsüne ortak, zor gününde destek, sızısına merhem, karanlıkta dide’m olacaktı; olmadı…
Onun hediyesiydi bu şey –adı da neydi bilmiyordu ya- . Metalden bir haznesi ve gökkuşağının her renginde camları vardı, bir de içinde mum. Demirden haznesini açıp mumu dışarı çıkardı adam. Masanın üzerini boşalttı ve kahırdan titreyen elleriyle yaktı mumu. Oradaydı o, biliyordu, hep gelirdi, yine gelecekti. Çok bekledi, belki de beklemedi, zamanın anlamını yitirmiş de olabilirdi, zamana yeni bir anlam katmış da…
Önce uzak uzak daireler çizdi mumun üstünde, sonra daha yakın… Bir uzaklaştı, bir yaklaştı. Kayboldu bir an ortadan, sonra yine geldi. Her seferinde daha çok yaklaştı mumun ateşine. Daha çok, daha çok, daha çok…
Pervane böceğinden geriye kalanlar için dua etti adam, doruklarda yaşanan aşkına imrendi, naşını kalbindeki küllere defnetti…

23 Kasım 2011 Çarşamba

Deli...


Bilmem ki derin uykunun kaçıncı durağındasın
Belki en sevdiğin rüyanın kucağındasın
Oysa
Güneş kovalarken ben gecenin çalılıklarında
Bir balık çırpınıyor göğsümde
Bir yırtık hüzün üstümde
Hırsızı oluyorum gecelerinin
Zaten şair dediğinde hırsız değil midir
En derinde, sevişmelerin gergefinde
Cenin öldüren aşk hecelerinin…


Bilmem ki derin uykunun kaçıncı durağındasın
Belki sevdiğin adamın kucağındasın
Ben güneşi asıyorum
Gök yüzsüz
Gece masal büyütüyor perileriyle
Bir Kızılderili filmindeki
Soluk benizli kadar senliyim
Ben ne şairim ne aşık
Ben sadece gününü ağartacak olan deliyim…

Tacir Şair


Ben şairim
Günlerimi hecelerle
Gecelerimi beyitlerle  değiştiririm
Yani ben tacirim
Tacir şairim...

26 Ekim 2011 Çarşamba

MİMİKLER!

Yeşil bir su içinde çırpınan, olabildiğince radyasyona maruz kalmış bir balık gibi kalbim… Sadece sevmekle  sevgili  olunmuyor. 
Kendi hayatıma figüran bile olamıyorum D!
Oyuncular onlar… Ben oyun oynayamayacak kadar realist miyim? İsa’yı çarmıha geriyorlar, oyuncular onlar;  İsa’nın derisi ne kadar gerilebilirse o kadar gerginim.
Kendi hayatıma figüran bile olamıyorum D!
Sabah evden çıkarken okuduğum dua, hangi kutsal kitaba girse putsal muameleler görecekmiş gibi hissediyorum. Rimbaud şiirlerinin kamera arkası yok.  Çatal başlı bir ihanet oturuyor omzumda.  Ah! Ne kadar yorgunum D.  Bir yetmişlik onursuzluk aç masamıza bu akşam, duble duble çarpıtalım masalları. Kırmızı başlıklı kıza tecavüz edilsin, uyuyan güzel uyansın ama yataktan çıkmaya üşensin,  beyaz atlı prensin işi çıksın…
Zaman ne kadar yavaş akıyor, yine kendime gelmeyi  unuttum.  Beynimin sağ lobuna bu günlük izin verdim, sevgilisiyle buluşacak, başka uzuvlarım homurdanıyor… Kıskanıyorlar mı? Kendi bedenime bile yönetici olamıyorum D! Oysa hep beden  eğitimi öğretmeni olmak isterdim. Saçma!
Bence ben yazmamalıyım, herkesin sağlığı için, bence edebiyatçılar birliği önce beni üye yapıp sonra aforoz etmeliler. Bu gün yine birkaç kelimeyi ayinde heder ettim, ailelerine haber etmeli. Benim bir ailem var mı D, yoksa benim ailem sen misin?  Hissetmeden  bilemem  galiba. Sana ailelik teklif etsem kabul eder misin D?
Bence ben yazmamalıyım, herkesin sağlığı için…
Uykumun ortasında beni iki kat fazla uyutacak bir ses duydum. Yattım baktım. Kiramen ve Katibin. Günahlarım ve sevaplarım arasında anlaşmazlık çıkmış olmalı. Onlar sorununu çözene kadar uyanamadım. Uyandığımda yastığım çalınmıştı; insanın cinsel organıyla kafasının aynı hizada olması tehlikeli bir durum. Kalkıp ilk ses kaydımı yaptım, sanırım ağzımdan boşaldım…
Yıllarca düşünüp cevap bulamadığım sorularım, çözüm bulmadığım  sorunlarım var benim.  Herkes gibi olmayı kim ister ki? Kolumu normal insanların yapamayacağı şekilde tersinden “V” yapabiliyorum. Bence ben bir süper kahramanım. Ama yıllarca cevap bulamadığım sorularım, çözüm bulamadığım sorunlarım var benim! Matematik okumaya karar verdim, sorunlarımın çözülebileceğini ispatlamalıyım…
Kendi hayatımın cast seçimlerine katılmalıyım, başrolü alamasam da en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülüne aday olmalıyım. Beni anlıyor musun D, kobay değil aday olmalıyım! 

2 Eylül 2011 Cuma

İzmir'de yaşamak...


İzmir’de yaşamak
Yokuş çıkmaya benzer
İzmir’de
Faytonla…


Eskici Ahmet iki çocuk babasıdır
Şu dünyada bir araya getiremediği tek şey
Şu iki yakasdır…
İzmir’i en çok yaşayan adamdır eskici Ahmet
Her sokağına girmiş
Ve bazılarından çıkamamıştır…

Daha yokuşun başında başlar  yokuşun hikayesi
Köşe başına oturmuş İhsan Amca
İskemlesi küçük, eski
Elinde ta babadan kalma tespihi
Gereğince uykusuz
Ve gereğince düşünceli
Bizim oğlan, kız, torun torba
Acaba bu bayram gelir mi ki?

Eskicinin sesinde ihsan amcanın kederi…
Bağırıyor eskici
“eskiler alırım, eskiler alırım”
İhsan amca iskemlesinin üstünde
Mırıldanıyor  sessizce
“Beni de alıversene eskici
Ne dersin
Ben de yeterince eskimedim mi?”

İzmir’de yaşamak
Halı çırpmaya benzer
İzmir’de
Balkonda…

Halıdan dökülen tozlarla birlikte kadın hayalleri…
Tüm gücüyle dövüyor halıyı
Her darbede canı yanan kadermiş gibi
“nerden evlendim şu herifle
Varsaydım vardiya mühendisine…”
Halıdan dökülen tozlarla birlikte kadın hayalleri…
“ neyse yemeği ateşe vermeli
Birazdan gelir evimin eri”


İzmir’de yaşamak
Gün saymaya benzer
İzmir’de
Mahpusta…


Görüş gününe 3 gün kala
Mahpus sohbeti

Görüş gününe iki gün kala
Gardiyan köteği

Görüş gününe bir gün kala
Sara nöbeti…

Görüş gününde mahpus Mustafa
Açık görüş salonunda
Düşünceli
“Allah Allah neden gelmediler ki
Bir iş mi var Başlarında”


 İzmir’de yaşamak
Şiir yazmaya benzer
Buca’da
Bir öğrenci evinde…


7 Haziran 2011 Salı

Çemberin içinde veya dışında olmak.... İşte bütün mesele bu...

       Daire şeklinde bir masa etrafında n kişi kaç değişik biçimde oturabilir? Ezberden söylersek: (n-1)! .Peki bu neden böyledir? Çemberde herhangi bir başlangıç noktası yoktur da ondan.Çemberin herhangi bir noktasını başlangıç noktası kabul ederiz ve bir kişiyi oraya oturturuz.Oysa son kişi, yani çemberin son noktası da kabul etsek sonuç değişmeyecekti. Buradan hareketle çemberin sonsuz noktalarından her biririnin içerisinde sonu ve bailangıcı taşıdığı sonucuna varabiliririz ki bu sana ve bana çok benziyor. Her gün hayatımızdaki bir nokta, son değil elbette geri kalan hayatımızın başlangıcı sadece... Sen benim çemberimdeki her noktada olacaksın, söylemiştim sana bir beyaz ten kokusu ile başladım dönüşe, sonsuza kadar yönü hep sana olacak bir dönüşe....

Bir beyaz ten kokusuyla başlıyorum dönüşe
Görünüşe göre çetin bir yol ya
Sonunda aynı beyaz ten ile olunca vuslat
Ve masallar dinlendirince
Dillendirince aşkı sabah yeliyle
Mahal yok ah vah etmeye
Beyaz tenin kokusuyla dönüş
Kurtuluş
Kendimden kendime...

Kapıda bir çocuk
İnatçı epey
Bir gösteriyor yüzünü
Bir saklanıyor
Fırtınalara gözkapakları siper
Hey Allah'ım
Cinsini sevdiğim cinsine çeker
Çocuğun saçlarının kıvrımında dönüyorum bir beyaz tene
Beyazla siyahı eritebilince aynı kapta sabah
Kim nasıl kim iyi kim beter kime ne
Dönüş hep ona hep o beyaz tene
Belki gelinlik belki kefen
Dönüş sana
Dönüş hep o beyaz tene...

4 Nisan 2011 Pazartesi

ela'ya...

Yaşamak tadında birşey olsa gerek seni sevmek
Seni sevmek yaşamak tadında birşey olsa gerek
Avluda dururken yaşanılmamış geçmişler
Üstlenilmemiş roller
Ve senaryosuz oynuyoruz hayatı
Başrolde aşk
Ben bir figüran
Ve tek bir kural isteksizce konulan
"Burda zamir yok, kendinden başkasını sevemez insan"
İnadına muhalefet ol diyordu bir dostum
Zaten muhalafetim isteyerek veya istemeyerek
Çünkü biliyorum artık
Yaşamak tadında birşey seni sevmek...

8 Mart 2011 Salı

8 MART...

Yine bir 8 mart yaklaşırken, ortalıkta koca koca puntolarla “Kadına Şiddete Son” naraları atılırken bu sene de yine es geçilen bir noktaya değinmek istiyorum. Toplum denilen olgunun gerçek muhtevası içinde acaba sadece kadına mı şiddet var?
Sosyolojik açıdan bakıldığında toplum denilen olgu, içerisinde kadın ve erkeklerin toplamından daha fazla şeyi barındırıyor. Gelenek ve görenekler, hayata bakış açısı, kan davaları, kadının ve erkeğin ayrı ayrı topluluk içerisindeki yeri ve hatta hatta yeme-içme alışkanlıklarına kadar birçok şey  kolayca “toplum” deyip geçiverdiğimiz bu koskoca deryanın bir bölümü. Binlerce yılın biriktirdikleri bu gün sırtımızda öyle bir kambur oluşturdu ki altından kalkmak için onu sadece kabul edip kolay yolu seçiyoruz çoğu zaman.peki ya kabullenmezsek?
Kadını eş(karı), bulaşık makinesi, çamaşır makinesi ve benzeri temizlik ve mutfak araçlarına dönüştüren toplum acaba erkeklere sadece koskocaman bir krallık mı vaad ediyor? Evet belki bir kral kisvesi giydiriyor kadın karşısında belki ama o elbisenin içerisinde erkek ne alemde?

Seneler önce kaleme aldığım bir şiir geliyor aklıma:

“Dört yapraklı yoncaya öykünürsün ara ara
Dört bucağı diken sarmaşıklar tarafından sarılırsın
Sana kalan kanamakken
Beyaz bir ten kanatları altına alır seni
Şaşırırsın…
Sevinmeye başlar ellerin
Isınır giderek kış
Kat kat aynı ten tarafından daha çok sarılırsın
Daha çok, daha çok, daha çok…
O tenin içinde kımıldayamaz sıkışıp kalırsın
Dikene öykünürsün
Yine şaşırırsın…”
Bu ülkede kadın olmaktan daha zor şey erkek olmak. Her zaman hazır olacaksın, her zaman güçlü olacaksın, erkekliğini her durumda göstereceksin. Erkek olacaksın ki sevdiğiyle evlenmek isteyen öz kardeşini öldüreceksin. Erkek olacaksın ki askere gidip insan öldüreceksin. Erkek olacaksın ki akşam işten geldiğinde sana kendisini sunmayan karını öldüresiye döveceksin. Erkek olacaksın ki kadınları eve kapatacaksın, aşağılayacaksın, yok sayacaksın.
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            .            Üniversite  yıllarımda kız arkadaşından ayrılan bir arkadaşım hüngür hüngür ağlarken ona “Kardeşim sus, erkekler ağlamaz.” demekten başka bir şey bulamadığım zaman kafama dank etti. Biz daha doğmadan sıfatlarımız, sınırlarımız çizilmiş durumda. Çocuk daha anne karnındayken cinsiyetin öğrenilmesiyle hazırlanmaya başlanan mavi ya da pembe çocuk odası(erkek çocuğa mavi, kız çocuğa pembe) ileride nasıl bir kişiliğe sahip olmak zorunda kalacağımızın ilk tohumlarını atmaya başlıyor.
Bu durum o kadar içimize işlemiş ki o kadar içselleştirmişiz ki farkında bile değiliz. Sanki olması gereken zaten buymuş gibi.
Erkeğe yüklenen “baba” rolünün biyolojik bir olgu olmaktan çıkması ile eve para getirmesi, evin dışarı işleriyle ilgilenmesi, evin reisi olması, son sözü söylemeye kadir tek aile ferdi olmasına kadar birçok şey erkeğin sırtına yükleniyor. Ya bunları istemiyorsam, reddediyorsam? İşte o zaman başlıyor saldırılar. Öncelikle erkekliğiniz sorgulanmaya başlıyor, sonra başkalaştırmalar… Değişik adlarla anılıyorsunuz, dışlanıyorsunuz normal olmadığınız için. Bu “normal” kelimesinin anlamını bilseydi keşke herkes. Toplumun normlarına uygun olmadığı için ucube olarak görülen herkes için diliyorum bunu. Sadece  önceki emsallerinin yaşadığı biçimde yaşamak istemediği için “anormal” olarak adlandırılan herkes için…
8 Mart’ın hatrına “yazsınlar üç satır üstüne haykıran puntolarla” “sadece kadına değil toplumsal cinsiyet farkından kaynaklanan her türlü şiddete son…”